"Enter"a basıp içeriğe geçin

Yenilenebilir Enerji Sürdürülemez Yaşam

Yaklaşık 300 yıldır kapitalist sömürünün birebir öznesi haline gelen doğa, insanın bitmek bilmeyen enerji açlığının mağduru olarak küresel alarm veriyor. Kapitalizm bir yandan insanı doğadan ayrıştırarak her birini daha ‘verimli’ sömürmeyi başarmışken bir yandan da sömürüsünü daha uzun erimli sürdürebilmek için ‘çevreci’ yöntemler geliştirmeye çabalıyor. Tüm bunların karşısında yaşam için direnenlerin sesi, doğanın katline ferman yazan sürdürülebilir kalkınmacıların karşısında yükselmekte ısrar ediyor.

Dünyada kömür ve petrole dayalı fosil yakıt tüketiminin karşısına ‘yenilenebilir ve sürdürülebilir’’ olduğu iddia edilen enerji üretim yöntemlerinin sunulması öyle çok da eskilere dayanmamakta. Uzun zamandır hiç olmadığı kadar fazla kulaklarımıza çalınan bu ‘yenilenebilir enerji’ yöntemi, aslında gündemi fazlasıyla meşgul etmiş Kyoto Protokolü ile ayyuka çıkmıştır.

Şirketlerin, devletlerin ve onların sözcüsü çevreci STK’ların, bugün ekosistemin gördüğü zararı telafi edebilmek adına fosil yakıt ve kömür tüketimine karşı sunduğu ‘temiz’ enerji yöntemlerinin, -yani bir alternatif olarak yenilenebilir enerjinin- mevcut üretim ve tüketim sistemini karşılaması için göstermesi gereken randıman, ancak yaşamları kökten yok ederek mümkün olabilecektir. Sistemin bize sürdürülebilir olarak sunduğu alternatifler, aslında sosyal, kültürel, moral ya da fiziksel yaşamları yok etmeyi sürdürmektedir. Aslında sürdürülmesi en çok amaçlanan şeylerse kalkınma, endüstrileşme, büyüme ve ilerlemedir.

Bencillik ve rekabetin içselleştirildiği bir ideoloji olan kapitalizmin, bugün yaşama karşı düşman sathında bulunduğu açıktır. Amacı, yapısı gereği, ‘büyüyerek ilerlemek’ olan, kalkınma ve gelişimini ‘sınırsız’ üretim ve tüketime bel bağlamış bir ideolojinin ‘refahı’, ancak ve ancak sömürebildiği doğa, yok edebildiği yaşamlar ve köle edebildiği insanların artışıyla mümkündür.

Kalkınmacı politikalarından vazgeçemeyen, ancak her nasılsa ‘çevreye duyarlı’ çerçeve sözleşmeleriyle gönüllere taht kuran kimi AB ülkeleri ile gelişmekte olan bazı ülkeler, ‘halkla ilişkiler’ simsarlarıyla birlikte ‘temiz enerji’ söylemini yaratmış, kamuoyuna ‘yeşil ekonomiyi’ yutturmayı başarmıştır. Böylesi bir düzenbazlık karşısında ekoloji mücadelesi hazırlıksız yakalanmış, ne yapacağını şaşırmış ve ancak yeni yeni toparlanabilen kısıtlı bir tepki ortaya çıkabilmiştir.

Bugün dünyada kapitalist toplumun çok küçük bir azınlığı sınırsız üretim ve tüketimden doğan refahtan nasibini alır. Çünkü bu sınırsız tüketimi karşılamak amacıyla yapılan üretimde insan emeği sömürülmeden, doğa ‘kârlı bir ürün’ haline getirilemez. Keza insan emeği de sömürülen doğadan ayrı düşünülemez. Bu nedenle doğanın tamamının sömürüsüyle sağlanabilecek bu büyüme, her zaman için ‘ezilenlere’ rağmen olmak zorundadır. Algısı yalnızca kapitalist sermaye pazarının büyümesine odaklanmış böylesi bir toplumsal dengesizlik sisteminde, ekonominin sürdürülebilirliği yalnızca bu ekolojik yıkımın, sömürü düzeni ve adaletsizliğin sürdürülebilir ve yenilenebilir kılınmasıyla mümkün olmaktadır.

Peki böylesi bir tezatlığa rağmen, nereden ve niye çıkmıştır bu çevreci kapitalizm söylemi? Küresel kapitalizmin üstün başarılı kendini ‘yenileme’ taktikleri, ekolojik yıkımın bugün geldiği noktadaki hızıyla devam etmesi halinde, çok kısa bir süre içinde yaşanabilir alanın kalmayacağının farkına varılmıştır. Doğanın verdiği küresel alarmdan yalnızca canlılar, kültürler, sosyal yaşam alanları değil, aynı zamanda kapitalist sistem de nasibini almıştır. Mevcut yıkımına devam etmesi halinde sömürülebilecek tek bir parçası dahi kalmayacak olan ekosistemi, sürekli sömürme kabiliyetini edinebilmek için ‘sürdürülebilir’ ve ‘yenilenebilir’ alanlar yaratan bu sömürgeci efendiler, artık doğayı yok etmek yerine, onu daha ‘verimli’ ve ‘sürekli’ şekilde sömürmenin uzun vadede büyüme oranında daha büyük bir ‘refaha’ yol açacağını görmüşlerdir.

Nitekim Albert Einstein’a atfedilen “Arıların yeryüzünden silinmesinin akabinde insanların ancak 4 yıl daha yaşamını sürdürebileceği” ifadesinin sıkça anılması, ekolojik uyumdan ziyade bindiği dalı kesiyor olmanın farkına varıldığı algısını uyandırıyor. Öyle ki, buradaki asıl kaygı ekosistem içerisinde kendi dışındaki varlıklara yapılan adaletsizlikten çok zarardan dolaylı olarak kendisinin de etkilenecek olmasıdır. Bu yüzden sürdürülebilirlik ifadesi bencillik algısının pek de dışında değildir.

Açıktır ki, eğer toplum hektarlarca ormanın, kendi doğasındaki hayvanların, iklimlerin ve buna bağlı bilumum ekolojik denklemlerin kapitalist üretim koşulları sebebiyle hunharca yerle yeksan edildiğini fark eder ve bunun için yeni direniş alanları yaratarak doğanın kurtuluşunu kapitalizmin yok oluşuna odaklarsa, bu kapitalizm için gerçekten ciddi bir tehlike haline gelir.

Peki, sistem bu tehlikeyi nasıl etkisiz hale getirebilir? Bugün her türlü HES, termik santral, baraj vb. geri dönüşü imkansız ve yenilenemez olan yok edici katliam projelerinin yürütücüsü olan şirketlerin kontrol ettiği ‘doğayı koruma dernekleri’ (Doğa Derneği, Tema, Greenpeace vb.), aslında öfkeli yaşam savunucularının şirketler ile uzlaşmasında en etkin rolleri üstlenmektedir. Kapitalizmin en büyük marifeti, düşmanlarını kendisinin birer kölesi, aynı zamanda da azılı savunucuları haline getirerek onları bu makinenin vazgeçilmez parçaları haline getirmektir. Çünkü düzen, sistemle derdi olsa bile sistemin hepsine muhalefet etmeyen, onun kendi yarattığı güvenlikli alanlarıyla oyalanan, belleksiz-yalıtılmış-bilinçsiz bireyler ister. Öyle ki, yarattığı tahribattan duyulan rahatsızlığı etkisiz hale getirmek için, tek bilek-parçalanmamış bir bütün halindeki direnişi kendi minik-zararsız alanlarına kanalize edip parçalayarak, kendi geleceğini garanti altına alır. Böylece sisteme düşman olan bireyleri, düşmanının yaşamasını sağlayan birer aygıta dönüştürür.

Sonuç:

Dünya isterse ‘çok yeşil’ bir yer olsun, onun doğal akışına, yaşamlara ve kültürlere saygı duyulmadığı müddetçe, dünya duvarları yeşile boyanmış kocaman bir hayvanat bahçesinden farklı olmayacaktır. Kapitalizmin yaşamın her alanını talan ettiği böylesi bir sistemde, anti-kapitalist duruş ekolojik mücadelenin samimiyetle tecessüm etmesidir. Yaşamlarımızın ve doğanın kendi dengesi, ancak ve ancak mevcut sistemin dengesini bozmaktan geçmektedir.

Patika Dergisi 1. Sayı