Suyun Boru İçine Hapsi HES

Basitçe tanımlarsak, hidroelektrik santraller, yüksekteki suda bulunan enerjiyi, suyun aşağı düşüşünde elektrik enerjisine dönüştürme tesisleridir. Bu işlem bazen bir vadide akan akarsuyun önüne örülmüş duvarla suyu tutan bir baraj yoluyla; bazen de bir dağın yamacından akıp giden derenin boru içine hapsedilmesiyle gerçekleştirilir.

Yeryüzüne çıkarılan kömür ve petrol gibi fosil yakıtların yakın zamanda tükeneceği endişesi kapitalizmi bitmek tükenmek bilmeyen enerji ihtiyacını karşılamak üzere enerji elde edebileceği alternatif yöntemlere itti. Şirketler bu yöntemlerden belki de en az yatırımla en yüksek oranda elektrik üretimi yapılabileceklerini düşündüklerinden hidroelektrik santral projelerine hız verdiler.

Hidroelektrik santraller, devlet için “boşa akıp giden” suyu paraya dönüştürmek için iyi bir “fırsat” oldu. Şirketler ise dereleri sadece elektrik için birer kaynak, hammadde olarak görmekle yetinmediler. Kullanım hakkını devletten kiraladıkları derelerdeki suları satma hakkına da sahip oldular. Suyun pazarlandığı ve metalaştığı bu süreç Anadolu’daki sayısız isyanı başlatan yıkım projeleri olarak karşımıza çıktı.

Olağan akışı önüne örülü duvarlarla kesilen, borulara hapsedilip içinde bulunan yaşamdan ayrıştırılan, ne zaman akıp ne zaman duracağı, nereden geçip nereden geçmeyeceği hoyratça belirlenen su, jeneratöre girip öylece çıkan, üretim için cansız bir kaynak değildir. Su, içindeki ve dışındakilerle sürekli ilişki halinde, yaşayan bir varlıktır.

HES’ler “çevre”ye zarar vermediği ve yenilenebilir olduğu iddiasıyla çevreciler tarafından pek çok kez savunuldu. Ancak kilometrelerce alanın doğal yaşamını betonlarla kaplayan HES’ler, bölgede yaşayan endemik türlerin yok olmasına sebep olduğu gibi sulama sularının ücretli hale gelmesiyle tarım faaliyetlerini de durma noktasına getirmektedir.

Mevcut suların kullanım hakkını satın alan şirketler, bölge halkının kullandığı suyu mülkiyetlerine geçirerek, bölgedeki sosyal ve ekonomik yaşamı tamamen kontrolü altına almakta, böylece büyük şehirlere olan göçü de hızlandırarak, toplumun yaşamsal işleyişini kendi kalemleriyle çizmektedirler.

Vadilerdeki pek çok örnekte bölge halkının yoksulluğu kullanılarak yapılacak olan HES inşaatının onlara iş sağlayacağı söylenmektedir. Ancak bu iş gerçekte en fazla inşat süresince mevcut olacak, sonrasında tarım faaliyetleri imkansızlaştırılmış olan topraklarda yaşamak imkansız hale gelecektir.

TMMOB tarafından yayınlanan “Küresel Su Politikaları ve Türkiye” başlıklı raporda HES projelerinin ‘Türkiye 4628 Sayılı Elektrik Piyasası Yasası ve Su Kullanım Hakkı Anlaşması’ koşullarındaki içler acısı durumu rakamlarla şöyle açıklanıyor: “11.09.2008 tarihi temel alınarak, bu tarihe kadar DSİ ve EİE tarafından geliştirilerek başvuruya açılmış olan proje sayısı yaklaşık 330 adettir. Tüzel kişiler tarafından geliştirilmiş olan proje sayısı 1700 civarındadır. Ancak bunlardan 600 adedi 2007 yılında bir günlük başvuru süresi tanınmış ve aynı gün ezbere geliştirilerek yapılmış proje başvurularıdır. Yani toplamda Türkiye’de 2000’e yakın hidroelektrik santralinin değerlendirilmesi gündemdedir. Lisans alan bu projelerin birçoğunda da herhangi bir gelişme kaydedilmemiş, satışa çıkartılarak lisans ticareti yapılmış, bu da ifade yerindeyse bir ‘proje borsası’ oluşmasına yol açmıştır. Planlanan 2000 projenin 419 adedi Doğu Karadeniz’de yer almaktadır”…[1]

Kapitalizmin bitmek tükenmez açlığı, tüm dünyada doğayı satılıp kiraya verilebilen bir meta haline getirmektedir. Bugün devletin el koyduğu ve ‘kendi hazinesinin’ birer parçası haline getirdiği doğa, şirketlere satılarak insanların sermayeye bağımlı hale gelmesine sebep olmaktadır. Derelerinde özgürce akan suları borulara kapatarak HES yapan şirketler, HES yapımına karşı çıkan köylülerin yaşam sularını devlet eliyle kestirdiğinde, evinin kenarındaki suya para vermeden su içemeyen halkın isyanı, devlet ve şirket ortaklığında tüm sisteme karşı yakılan bir ateş haline gelmektedir. Hindistan’da nehirlere ve derelere ‘sahip’ şirketler, kendi derelerini “halka” karşı polis ile koruyorken, Bolivya’da insanların ‘yağmur suyunu biriktirmesi’ dahi tatlı su kaynaklarını özel mülkiyetlerine geçiren uluslarası şirketlerin Bolivya hükümetine baskısıyla yasaklanmışken, hala yenilenebilir enerjinin yaşama ve doğaya saygılı olduğunu iddia edebilmek, oldukça iyimser olmayı gerektirmektedir.

[1] Küresel Su Politikaları ve Türkiye: TMMOB SU RAPORU s. 58 www.tmmob.org.tr/resimler/ekler/da80a3d5b344bc4_ek.pdf

Paylaş: