Küresel İklim Popülizmi – Zeynel Çuhadar
Küresel İklim Popülizmi – Zeynel Çuhadar

Küresel iklim değişikliği küresel ısınma, yokoluş vb. adına ne dersek diyelim bugün dergilerden televizyonlara, bağımsız “aktivistlerden” devlet başkanlarına dek kimsenin söz söylemekten kaçamadığı bir konu haline geldi.

Aynı Gemide Miyiz?

Durmaksızın propagandası yapılan, çeşitli matematiksel ölçümlerle adeta bir kıyamet takvimi çıkarılan, yapılan hesaplamaların da büyük üniversitelerden büyük akademisyenlerle desteklendiği dünyanın sonu tezleri özellikle belli bir grup insan tarafından epey dillendirilir oldu. Farklı toplumsal kesimlerin, birbirine ideolojik açıdan düşman olması beklenen insanların, hep birlikte içine girdiği seferberlik hali ilk etapta kafamızda belli soru işaretlerinin belirmesine sebep oluyor.

Geçtiğimiz süreçte G20 zirvesindeki açıklamalar sonrası sorduğumuz soruyu, bu kez farklı bir konu üzerine soralım. Bir yerde felakete sürüklenen dünyanın “temsilcileri” (Birleşmiş Milletler temsilcileri, devlet başkanları, şirket sahipleri vb.) diğer yanda çizilen olumsuz tablonun gerçek olması halinde bunun etkilerini doğrudan hissedecek olan sıradan insanlar… Aynı gemide miyiz?

Yukarıdaki senaryoya göre gelecekteki Tufan’da Nuh’un gemisine binecek olanlar hem ekolojik yıkımın failleri hem de mağdurları olacak gibi görünüyor. Bu işte bir iş olmalı.

İklim Değişikliğinin Piyasası: Yenilenebilir Enerji, Fosil Yakıtlar

Önden söyleyelim. İddiamız “Küresel İklim Değişikliği”nin var olmadığı, dünyanın güllük gülistanlık olduğu yönünde değil. Kömür renginde karların yağdığı; yaşam alanı dağlar, ormanlar olan hayvanların şehrin ortasında gezdiği; havanın solunamazlığının boyutlarının yaşam sınırlarını aşmasıyla ölü şehirler üreten bir dünyada “normallikten” bahsetmek oldukça güç.

Ancak bütün tartışmayı yalnızca gözle görünür alandan ibaret sanmamanın ve yan yana durduğumuzda neyin tarafına geçmiş sayılacağımızı öngöremediğimiz kişi ya da topluluklara mesafeli bir yaklaşımın da gerekli olduğu kanısındayız.

Peki söz konusu tartışma nasıl bir eksende devam ediyor? İklim adaleti üzerine iki temel görüş ortaya çıktı bugüne kadar ve ne yazık ki iklim değişikliğine karşı verilen mücadelede yürütülen propagandanın kime yaradığını tespit etmek hem güncel mücadeleleri anlamlandırabilmek hem de yenilerini hayata geçirebilmek açısından kritik bir rol oynuyor.

İklim değişikliğinin yakıcılığına dair felaket senaryosu çizenlerin birazcık araştırıldığında yenilenebilir enerji kaynakları savunucuları ya da bu şirketlerde çalışmış insanlar oldukları fark edilebilir. İklim değişikliği olmadığını iddia eden ve kendisi çok zeki olduğundan dolayı bunun farkında olduğunu söyleyen (!) ABD Başkanı Donald Trump ve ırkçı söylemleriyle dikkat çeken Brezilya’nın yeni sağ iktidarı Bolsonaro ile ekibi, iklim değişikliği konusunu gündem edenlerin “marksist bir komplo” peşinde olduğunu iddia ediyor. Bu ikinci kısımda yer alanlar aslında fosil yakıt şirketleriyle işbirliklerinin bir sonucu olarak taraf seçiyor.

Dünyayı “Kurtaran Antlaşmalar Neyi Gizliyor?

“İklim adaleti” şeklinde yaygın kullanımda olan amaca yönelik eylemler gerçekleştiren bir grup ortaya çıktı. Yokoluş İsyanı (Extinction Rebellion) ismiyle ve “üşüşme” adını verdikleri yol kesme eylemleriyle Avrupa’nın pek çok ülkesinde eylemler yapan gruplar bir ağ şeklinde örgütleniyor. Bunlarla bağlantılı olarak farklı sosyal medya platformlarında #fridaysforfuture (geleceğimiz için cumalar) etiketiyle örgütlenen ilköğretim ve lise öğrencileri İsveçli öğrenci Greta Thunberg’in çağrısıyla eylemler gerçekleştiriyor.

Yokoluş İsyancıları yaptıkları açıklamalarla herkesi alarma geçmeye çağırıyor ve ilk bakışta hayli radikal görünüyor:

“ (…) Bilim insanları sürekli karbon salımında bulunmanın ne demek olduğunu daha 1990’da açıkça ortaya koymuşlardı; o tarihten beri atmosferdeki co2 yüzde 60 arttı.o halde, bizi yönetenlerin çocuklarımızı öldürmek niyetinde olduğunu ve halihazırda insanlığa karşı suç işleme faaliyeti içinde bulunduğunu pekala söyleyebiliriz.”

Devletlerin birlikte hareket etmesi için çabalamanın yanı sıra halihazırda kendileri de Birleşmiş Milletler’le yakın ilişkide olan söz konusu eylemciler, kaynak olarak da BM verileriyle hareket ediyor.

“Bu ay içerisinde Birleşmiş Milletler Hükümetlerarası Bilim Politikası Biyoçeşitlilik ve Ekosistem Hizmetleri Platformu (IPBES) tarafından hazırlanan raporda bir milyon türün insan faaliyetleri sebebiyle yok olmak üzere olduğu açıklandı. Doğaya verdiğimiz zararı durdurmamızın vakti geldi ve geçiyor.”

Açıklamada bahsedilen rapor yayınlandıktan sonra ilk sayımızda deşifre ettiğimiz, doğadaki bütün varlıkların talanında başı çeken şirket ve devletlerle sürekli işbirliği halinde olan Greenpeace Okyanusları Koru Kampanyası’ndan Louisa Casson şöyle diyordu: “İklim değişikliğine karşı en iyi dostumuz olan okyanusların sağlığını korumak amacıyla hükümetlerin birlikte çalışabileceği eşsiz bir fırsat” İklim değişikliğinin asıl sorumlusu olan devletlerin birlikte çalışmasıyla felaketten kurtulacağımıza yönelik inanç…

Tabii Birleşmiş Milletler’in de iklim değişikliğiyle bu kadar ilgili olmasının kendince haklı sebepleri bulunuyor. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Antonio Guterres 24. İklim Konferansı’nın sonuç bildirgesinde şöyle söylüyordu: “İklim değişikliği şiddetli sorunlara neden oluyor ve çok hızlı bir şekilde ilerliyor. Bu nedenle geç olmadan hızlı çözümler bulmak durumundayız.”

Biraz öncesine gittiğimizde bu duyarlılığın asıl sebeplerini görebiliyoruz. Eylül 2015’te BM’ye üye devletler tarafından kabul edilen 2030 Sürdürülebilir Kalkınma Gündemi ve 17 Sürdürülebilir Kalkınma Hedefi’ni yorumlayan Guterres bunun kapsayıcı, sürdürülebilir adil küreselleşme oluşturmak için hazırlanan bir plan olduğunu anlatmış ve “Finans konusunda yaptığımız seçimler kritik olacak. Çok verimsiz ve ödün vermeyen finans ile çalkalanan bir dünyada 2030 gündemi için finans yetersizliğinden şikayet edebiliriz ya da acil, kolektif ihtiyaçlarımıza göre finansı yeniden şekillendirme imkanını yakalayabiliriz.” şeklinde konuşmuştu. Devam edelim.

“Kişisel Fedakarlıkta Bulunmaya Hazırız”

Yokoluş İsyancıları, Sanayi Devrimi’nin ortaya çıkıp geliştiği Britanya coğrafyasında, İngiltere’de başlattıkları eylemlerin sembolik olduğunu ve değişimin başlangıcı olarak diğer ülkeleri de tetikleyebilecek bir etkisi olacağına inanıyor. “Birleşik krallığın olağanüstü hal ilan etmesini, ülkede 2025’e kadar sıfır karbon ekonomisi yaratmak üzere harekete geçmesini ve sıfır karbonlu geleceğimizin nasıl birşey olacağını kararlaştıracak sıradan insanlardan oluşan bir millet meclisi kurmasını talep ediyoruz.” diyorlar.

Yokoluş İsyancıları’nın ilk çağrı metninde*  yayınlanan taleplerde karbon salınımını azaltmaya yönelik ihtiyaçlar sıralandıktan sonra BM’nin “finans umutlarına” benzer şöyle paragraflarla karşılaşıyoruz: “Felaketin en büyüğünü önlemeyi sağlayacak olan değişim, teknik ve ekonomik olarak hâlâ mümkün. gerekli değişimleri gerçekleştirmek, yeni iş sahaları da yaratacak.” Kişisel fedakarlıktan kastedilen, açılacak yeni iş sahalarında görev almak; yeni patronlara dönüşmek midir bilinmez.

İnternetteki en yaygın arama motorlarında “iklim değişikliği” yazarak arattığımızda karşınıza ilk çıkan kuruluş doğanın büyük düşmanları Coca Cola, Unilever gibi şirketlerin can dostu olan WWF’in (Dünya Vahşi Hayat Fonu) de iklim değişikliğine karşı “cansiperane” bir mücadeleye giriştiğini görüyoruz. WWF’in geçtiğimiz yıla ilişkin yayınladığı Faaliyet Raporu’nun giriş yazısının başlığı şu şekilde:

“Dünyayı Kurtarabilecek Son Nesiliz!”

Yazıda imzası bulunan Uğur Bayar, “İnsanın varlığını sürdürebilmesinin doğal kaynaklara bağlı olduğu gerçeği her geçen gün daha net bir şekilde ortaya çıkıyor. Buna rağmen doğayı endişe verici derecede tahrip etmeye devam ediyoruz. Bizler bu gidişatı tersine çevirebilecek son nesiliz.” diyor.

Yazıyı bu şekilde okuduğumuzda “biz” diye kastedilenin sıradan insanlar, bizler olduğunu düşünebiliriz. Gelin biraz daha düşünelim, bu “biz” aslında kimmiş?

WWF Türkiye, Doğal Hayatı Koruma Vakfı’nın Yönetim Kurulu Başkanı olan Uğur Bayar, İsviçre menşeili bir banka olan Credit Suisse’de halen Türkiye CEO’luğu ve Yatırım Bankacılığı Bölümü başkanlığı görevini üstleniyor. Credit Suisse kim mi? Dünyanın ilk “islami bonosunu” üretmiş, bir belgeselde ortaya çıktığı üzere İran’ın nükleer silahlanma programı ve balistik füzeler yapan havacılık sanayi kurumuna milyonlarca dolar aktaran, dünya kapitalizminin parlayan yıldızlarından bir İsviçre Bankası.

Bayar’ın faaliyetleri bundan ibaret değil,  kariyerine ufak bir göz atalım: “DEİK Türkiye İsviçre İş Komisyonu Başkanı ve Kurumsal Yönetim Derneği Danışma Kurulu üyesi. 19921997 yılları arasında TC Başbakanlık Kamu Ortaklığı İdaresi Başkan Yardımcılığı, 19972002 yılları arasında Başbakanlık Özelleştirme İdaresi Başkanlığı… Liste uzadıkça uzuyor. Bu görevleri esnasında Bayar, Erdemir Fabrikası’nda Yönetim Kurulu Başkanlığı da yapmış. Ereğli’nin Göztepe’ye kadar olan bölgelerindeki yoğun hava kirliliğinin yegane sebebi olan fabrikadan bahsediyoruz. Ayrıca Petrol Ofisi Yönetim Kurulu Başkanlığı, Türk Hava Yolları Yönetim Kurulu üyeliği, Türk Telekom Yönetim Kurulu üyeliği görevlerinde bulunmuş. Karıştığı usulsüzlükler nedeniyle kendisine “Jeneratör Uğur” da deniyormuş…

WWF’in de başta bahsettiğimiz “yenilenebilir enerji” piyasasında bir payı olduğu malum. Söz konusu broşürden devam edelim, kendi ağızlarından dinleyelim:

“Türkiye, %100 yenilenebilir enerjiyi ve enerji verimliliğini önceliklendiren bir politikayı takip ettiği takdirde, fosil yakıtlara bağlı enerji ithalatından 23 milyar dolar tasarruf edebilir ve enerji sektöründe 64 bin yeni iş imkanı yaratabilir.”

Gelecek Kuşağın Liderleri

“…O gece herkes uykuda olduğu zaman, Yunan komutanları gizlice attan çıkıp şehrin kapılarını açtılar. Hazır bekleyen askerler, Troia’ya girip bütün yapıları ateşe verdiler. Korkudan sokağa fırlayan gençleri, yaşlıları, kadınları, çocukları kılıçtan geçirdiler. (…)

Kadınlardan yalnız Andromakhe’nin oğlu sağ kalmıştı. Hektor’un karısı, kendi kendine “Oğlum daha pek küçük, herhalde onu öldürmezler.” diye düşünüyordu. Daha savaşın ne olduğunu bile bilmeyen çocukcağızı alıp surlardan aşağı attılar…”  – Edith Hamilton, Mitologya

İklim eylemcileri arasında en popüler olanlardan bir diğeri de Greta Thunberg ve ondan ilham alarak farklı yerlerde açıklamalar yapan çocuklar. 15 yaşındaki Greta’nın iklim değişikliği konusunda farkındalık yaratmak için iki hafta okula gitmek yerine İsveç Parlementosu önünde oturmaya gitmesiyle başlayan eylemler, bugün dünya medyasının ilgi odağı olmasına kadar devam eden sürecin başlangıcı oldu. Aynı zamanda Nobel Barış Ödülü’ne aday gösterilen Greta taleplerini sıralarken şöyle diyor: “Hiçbir manifesto bundan daha radikal olamaz.” Sloganları ise “Şiddet yok, tahribat yok, yerlere çöp atmak yok, şahsi çıkar yok, nefret yok, karbon ayak izini en aza indir, her zaman bilime atıfta bulun.”

Greta’nın en önemli talebi de BM, Greenpeace ya da WWF ile aynı: O da diğerleri gibi Paris Anlaşması’nın ve IPCC raporunun takip edilmesini, karbon ayak izinde 1,5 derecenin altında kalınmasını istiyor.

Benzeri bir süreç yaşadığımız coğrafyada da işletiliyor. Hem de birebir aynı örneklerle. Yokoluş İsyanı Türkiye temsilcileri geçtiğimiz ay yaptıkları açıklamada TC’yi Paris Antlaşması’nı imzalamaya davet ediyordu. Greta’nın yerli versiyonu 11 yaşındaki iklim aktivisti Atlas Sarrafoğlu ise Cuma günlerini Bebek parkında geçiriyor. Yokoluş İsyanı Türkiye ve Atlas Sarrafoğlu’nu ise yakından takip ettiğinizde Açık Radyo ve yakın zamanda Osman Kavala’nın tutuklanması ardından Türkiye faaliyetlerini durdurduğunu açıklayan Açık Toplum Vakfı’nın desteğini görebiliyorsunuz. Bu kurumlar da dünyadaki diğer muadilleri gibi “Yenilenebilir Enerji” piyasasının savunuculuğunu yapan kanatta yer alıyor.

Time dergisinin kapağını “Gelecek Kuşağın Liderleri” başlığı altında yeşil kıyafetiyle süsleyen Greta’nın ya da yaşıtları yanından kağıt toplama arabalarıyla geçtiğinde bebek parkında Cuma eylemlerine devam eden Atlas, iklim değişikliğine çare olur mu dersiniz yoksa Andromakhe’nin surlardan atılan çocuğu gibi Truva atlarının saldırısının son kurbanlarından mı?

İklim Değişikliğine Karşı Ne Yapmalı?

Meselenin iç yüzüne ve ardındaki kirli ilişkilere bakıldığı zaman ortaya çıkanlar yanıltmasın. İklim değişikliği ve devlet/şirket işbirliğiyle yürütülen ekolojik yıkımın boyutları her geçen gün dünyayı daha da yaşanılmaz bir yer haline getiriyor.

1800’lerde Stanford Woods Enstitüsü’nde çalışmalarını yürüten bakteriyoloji bilgini Paul Ehrlich, iklim değişikliğinin bir yok oluşa yol açacağını daha o yıllarda tespit etmişti. Yaptığı araştırma sonucunda “geride hiçbir şüphe bırakmaksızın altıncı büyük kitlesel yok oluşun başladığını” gösteren verilere ulaştığını söylüyordu. Yani zaten popüler kişiler ve organizasyonlar tarafından dillendirilmeden, felaket senaryoları yazılmadan ya da Birleşmiş Milletler rapor hazırlamadan önce, dünyanın içinde bulunduğu olumsuz duruma yönelik tespitler yapılmış, bilim insanları tarafından kabul edilmiş bir gerçeklik halini almıştı.

Ekolojik uyumun sağlanması yani iklim değişikliğine son verilmesi ve dünyadaki canlı türlerinin korunması için verilen mücadelenin nasıl olması gerektiğine ilişkin farklı cevaplar üretmek mümkün. Ancak kapitalizme yeşil bir kılıf olan ya da devletlerin kendi varoluşlarını sürdürme amacına yönelik üretilen çözümlerin, bu mücadeleyi başarıya ulaştırmayacağı aşikar.

Troia yok artık, o yüce şehir yok. Artık alevler kaldı yalnız arkada!



*http://acikradyo.com.tr/acikgazete/yokolusisyani

 

Paylaş:

No comments so far!

Leave a Comment