Felaketler ve Mahşerin Dört Atlısı – Betül Taylan
Felaketler ve Mahşerin Dört Atlısı – Betül Taylan

Tarihi Nasıl Bilirsiniz?

Yeni Ahit’e göre “tanrının kuzusu” İsa, boğazlandığı için yedi mühürlü kitabı alıp açmaya hak kazanır. Mühürlerin açılmasıyla mahşerin dört atlısı ortaya çıkar: Ölüm, Kıtlık, Savaş ve Salgın Hastalık…

Oysa mutluluğa ve huzura ulaşabilmek, hırslarımızdan, önyargılarımızdan, kimliklerimizden kurtularak çıktığımız iç yolculuktan ve geçmişin acılarını affedip gelecek endişesinden kurtulduğumuz “şimdi”de olmaktan geçiyor.

‘Hataya gömülen ve bilgisizliğin gizlediği “bilen”, şaşırdı ve korktu. Sonra, nefretle birlikte “ben” ve “diğerleri” kavramı ortaya çıktı.’ Evans Wentz – Tibet Yogası ve Gizli Doktrinler

‘Biz kimiz, neden dünyadayız?’ gibi sorular yeni değil. Doğa dinlerinden semavi dinlere geçişle devletlerin kutsal kılınması, sorgulanmaması istendi. O dönemde iktidarı elinde tutanların, olan biten her şeyi özellikle felaketleri varlığımıza gerekçe gösterdiği tanrıdan göstermesi kolay olsa gerek. “Modern” denilen zamanlarda ise, başlangıçta dünyada canlı yaşamın ilerlemesini, dolayısıyla varoluşumuzu sağlayan bakterileri suçlamaya geçildi… Ne yazık ki çoğumuz, kendimizle hesaplaşmayı aklımızın ucundan bile geçirmiyoruz. Neden Dünyadayız? / Neden Oluştuk? / Birbirimize garezimiz neden?

Bilim insanlarına göre evrenin yaşı 14 milyara yakın, gezegenimizin ise 4,6 milyar. Yeryüzündeki yaşamın tam olarak nerede başladığı hala tartışmalı olsa da tüm canlıların ortak kökeni sayılan tek hücreli bakteri, 4 milyar yıl kadar önce oluştu; “4 milyar yıl önce henüz çok erken yaştaki dünyamızda, gezegenimizi diğerlerinde olmadığı kadar değiştirecek bir süreç başlar. Bu süreçte ”kimya biyolojiye dönüşür”. Okyanus derinliklerinde, sıcak su kaynakları çevresinde basit yapılı maddeler gitgide daha karmaşık ve kompleks yapılı maddeler oluşturmaya başlarlar. Zaman içinde bunlardan da ilk organizma oluşur. Bununla birlikte hayatın şaşırtıcı hikâyesini başlatan ilk küçük hücre de…” Gezegenin oksijeni de bakteri ve planktonların fotosentez yapmasıyla 2,6 milyar yıl kadar önce oluşmuş. İnsan için 100-200 yıl bile bilinmesi kolay değilken, tahayyülü oldukça zor bir zaman dilimi…

Milyonlarca yıllık adaptasyon ve evrim süreciyle doğa kendi dengesini kurdu. Ve bir türün yok olması, bir başkasının aşırı çoğalması ve diğerlerinin yaşamını tehdit ederek dengenin de bozulması anlamına geliyordu. Dengenin bozulması ise, çoğalan türün de nihayetinde yok olmakla karşı karşıya kalması demek. Çünkü yaşam bir yolunu bulur ve dengesini yeniden kurmak için gerekli koşulları hazırlar. Kimin yok olup, kimin hayatta kalacağı konusunda belirleyici ya da seçici olmaz. Evrim bir dönem için başlayıp, mükemmelliğe ulaşınca biten bir şey değil; kaldı ki, mükemmellik ne demektir, mükemmellik durağan olmayı gerektirmez mi? Koşulların değişimi ve dengenin yeniden oluşumu süreklilik gösteriyor. Her şey nasıl değişebildiğinize ve adapte olduğunuza bağlı…

Antik çağ ve öncesine ilişkin bilgiler kısıtlı ve el yordamıyla ulaşılan, alt okumalarla kendini hissettiren bilgiler. O dönemin en büyük kütüphanesi olduğu söylenen İskenderiye kütüphanesinin yakılmasına ilişkin çeşitli savlar öne sürülmektedir. Bunlardan en bilineni; Mısır’ın M.Ö 47 yılında Julius Sezar tarafından kuşatıldığı sırada kütüphane zarar görmüş, eserlerin birçoğu yok olmuştur. Bu olaydan kurtulan diğer kaynakların ise hristiyan inancına geçildikten sonra, paganizmi yayan nitelikte olmaları nedeniyle 391 yılında, şehrin hamamlarında yaktırıldığı söylenmektedir. Asıl sorun, belki de tarihi yalnızca insanlığın tarihi, sömürgeci ‘beyaz adam’ın “gelişmesi-ilerlemesi” olarak görmekte ve sunmakta yatıyor. Hiç de masum olmayan, katliam ve tahakkümü meşrulaştırmayı amaçlayan tarih yazılımında… Ayrıca, “beyaz adam”ın anlattığı tarih, “kendi” tarafından sebep-sonuç ilişkilerini de öne çıkarıyor.

Hareket etmemizi sağlayan iç gücümüz/yaşam enerjimiz (spiritüalistlerin ruh dediği) güneşten gelirken, beden olarak nihayetinde kan, kemik ve et yığınıyız. Yine de varlığımıza anlam aramamızı tetikleyen duygu, doğal yaşamda çıplak durumda en savunmasız canlı olmanın ezikliğiydi belki de…Peki, sonra ne oldu? Kendimiz gibi olmayanı, kendimizden olmayanı varlığımıza mı tehdit olarak algılayıp katlini vacip gördük? Her şeyi diğer türlerden öğrendik ama sonra, onları tahakküm aracı olarak bile kullandık. Varlığına anlam yüklemeye çalışan insan, varlığının anlamını yok etmekte mi buldu?

Doğal yaşamda hayatta kalma mücadelesinden, güç odaklarının ve devletlerin ortaya çıkışıyla işgal ve savaşın ortasında kalan insan, kıtlık ve hastalıklarla mücadele etmiş. Ama hastalıklar her zaman kendiliğinden olmamış. Yine sebep-sonuç ilişkileriyle kendini “üstün ve bilen” diye sunan “beyaz adamın”, yarattığı Tanrıyı oynamasının temellerini nereden aldığını görmek mümkün.

Biyolojik Silahların Tarihçesi

“İnsanlığın belleğinde tarihin derinliklerinden bugüne taşınan en etkin korku kaynaklarından biri salgın hastalıklardır. Enfeksiyon hastalıklarının ve etkenlerinin henüz tanımlanmadığı ve bilimsel çalışmaların başlamadığı çok uzun bir geçmiş boyunca kitle halinde ölümlere ve her türden toplumsal yıkımlara neden olan, çoklukla doğaüstü güçlerle ve tanrılarla ilişkilendirilen salgın hastalıklar her ortaya çıkışlarıyla birlikte ortak bellekte silinemez izler bırakmışlardır. Salgın hastalıkların yıkıcı etkisi ve yarattığı korku egemen güç ilişkisinde taraflarca farklı işlevler yüklenilerek geçmişten günümüze kadar kullanılmaya çalışılmıştır.”

M.Ö. 300 yıllarından itibaren Eski Yunan’da başlayan, Romalılar ve Perslerin de kullandığı savaş yöntemleri arasında yer aldığı bilinen, daha çok su kaynaklarının ya da kuyuların ölü insan ya da hayvan vücutlarıyla kirletilmeleri uygulaması 1863 Amerika İç Savaşı’na kadar sürmüştür. M.Ö. 184 yılında ise Hannibal komutasındaki Kartacalılar, “her çeşit yılanla” dolu toprak kapları Bergama gemilerine fırlatmışlar.

Orta Çağ’daki savaşlarda ise kuşatmalarda kullanılmaya başlayan yeni bir teknolojiyle, yani mancınıklarla, cesetlerin kuşatma altındaki kent duvarlarından içeriye atılması uygulaması başlamış ve yaygın kullanım alanı bulmuştur. 1340 yılında, şimdilerde Kuzey Fransa’da bulunan Hainault’taki Thun L’eveque kalesinin kuşatılmasında ölü at ve başka hayvan cesetleri kaleye fırlatılmış, kale içinde birçok hayvan leşinin yarattığı hava kısa sürede bir ateşkes anlaşmasına varılmasını sağlamıştır (www.pbs.org). 1346 yılında Tatarlar Kırım Yarımadası’ndaki Kaffa (şimdi Ukrayna’daki Feodosiya) kentini kuşattıkları sırada ortaya çıkan veba salgınında ölen kendi askerlerinin cesetlerini mancınıklarla kentin içerisine yollamışlardır. Kimi yazarlarca ikinci veba salgınına Kaffa’dan kaçanların hastalığı İstanbul, Cenova, Venedik ve başka Akdeniz limanlarına yayarak neden oldukları ileri sürülmüşse de kimi yazarlar vebanın ekolojik ve epidemiyolojik özellikleri nedeniyle bu olasılığın zayıf olduğunu belirtmektedirler (Noah DL, Huebner KD, Darling RG, Waeckerle JF. The history and threat of biological warfare and terrorism). Bu yöntemin 1700’lü yılların ortalarına kadar yaygın olarak kullanıldığı bilinmektedir.

Biyolojik savaş tarihinde yeni bir aşamanın başlangıcı ise, bulaşıcı hastalıktan ölmüş cesetlerin kullanımından bilinen belli bir hastalığın bulaştırılmasına geçişle oluyor. Yeni Dünyayı işgal edenlerden İngiliz Kraliyet Kuv. Kom. Sir Jeffrey Amherst, 1760’larda Kuzey Amerika’da (İngiltere ve Fransa arasında İkinci Yüzyıl Savaşları olarak adlandırılan sömürgeci mücadelenin bir bölümünü oluşturan ve yedi yıl savaşları olarak bilinen) Fransa ve Yerli savaşı sırasında, çiçek hastalarını barındıran hastanelerden aldığı battaniyeleri ve çiçekten ölenlerin çamaşırlarını yerlilere hediye olarak göndermiştir. Yeni Dünya’ya Eski Dünya’dan getirilmiş bir hastalık olan çiçeğin Kızılderililer arasında salgınlar yapmasının, bu olayın ötesinde, işgalci Avrupalılarla Kızılderililer arasında çeşitli nedenlerle kurulan temaslara bağlı olması büyük olasılıktır.

On sekizinci yüzyılda belli bir hastalığa uyarlanma temelinde şekillenen biyolojik savaş anlayışı, 19. yüzyıl sonlarıyla 20. yüzyıl başlarında bakteriyolojideki gelişmelerle artık mikroorganizmalar ve onların ürünlerini merkeze alır olmuştur. Birinci Dünya Savaşı sırasında Almanların İtalya’da kolera ve St. Petersburg’da vebayı kullandığı, Romanya’da Rusya’ya gönderilecek at, koyun ve sığır sürülerini ruam ve şarbonla, Mezopotamya’da da katırları ruamla enfekte ettikleri iddia edilmekle birlikte kanıtlanamamıştır.

Tarihte Büyük Katliamlar ve Sonuçlarıyla Kara Ölüm/Veba

Veba, Yersinia pestis isimli bakteri tarafından meydana getirilen, öncelikle kemirgenleri etkileyen, insanlara ve diğer hayvanlara pirelerle yayılan, bulaşıcı ve öldürücü hastalık. Veba bakterisi insanlara, pire ısırmasıyla ( bubonik= hıyarcıklı form), kontamine sıvı veya dokularla doğrudan temasla (bubonik=hıyarcıklı ve septisemik form), veba zatürresi olan kişinin öksürme esnasında havaya attığı damlacıkların sağlam kişiler tarafından solunum yoluyla alınmasıyla (pnömonik form) bulaşır. Damlacıklarla bulaşma insanlar arasında bakterinin en hızlı yayıldığı yoldur. Büyük salgın yıllarında vebaya verilen “Kara Ölüm” adı iç kanamanın vücutta oluşturduğu kara lekeler nedeniyledir.

Jüstinyen Vebası, Kara Ölüm ve 1800’lerin sonlarında tüm Çin’i kırıp geçiren büyük çaplı bulaşıcı hastalıklar da dâhil olmak üzere dünyanın en ölümcül salgınlarının sebebi olan Yersinis pestis bakterisinin yol açtığı vebanın kökeninin Tunç Çağı’na dayandığını gösteren araştırmalar var.

MS 541 yılında patlak veren ve sebebinin Hun göçleri olabileceği iddia edilen Jüstinyen Vebası’nın 25 milyona yakın insanın hayatına mal olduğu düşünülüyor. Veba salgınının başlangıcı Bizans İmparatoru I. Justinianus’un zamanında gerçekleştiğinden salgın Jüstinyen Vebası olarak adlandırılıyor. Öyle ki İmparator Justinianus’un da vebaya yakalandığı, fakat daha sonra iyileştiği söyleniyor. Konstantinopolis’teki salgının şehre Mısır’dan gelen tahıl gemilerindeki farelerle taşındığı düşünülüyordu. Salgın Kuzeydoğu Afrika’da da mevcuttu, ancak yapılan bu yeni araştırma salgının kökenlerinin Orta ve Doğu Asya’ya uzanıyor olmasının daha muhtemel olduğunu gösteriyor. Araştırmacıların ifade ettiğine göre salgının Romalı tarihçilerin Hunlar olarak bildiği kabilelerin göçüyle batıya yayılmış olması muhtemel. Göç edenlerse tek bir halktan değil, güçlerini artırmak ve sahip oldukları toprakları genişletmek için tabiiyetlerini pekiştiren Hunlar ve İskitler gibi çeşitli göçebe gruplardan oluşuyordu. Yapılan araştırmalarda, veba bakterisinin (Yersinia pestis) bir suşundan alınan DNA’nın MS yaklaşık 200’de ölmüş, Orta Asya’da yer alan Tian Shian dağlarından bir Hun’da bulunan Jüstinyen vebasına yol açmış bakteriyle yakından ilişkili olduğu görüldü. Bu da vebanın genetik “soy ağacı”nın çok daha geriye dayandığını gösteriyor. Araştırma eş yazarı Peter de Barros Damgaard, “İncelediğimiz suşu MS yaklaşık 200’e, yani Jüstinyen Vebası’nın Avrupa’yı alt üst etmesinden birkaç yüzyıl öncesine dayanıyor.” Ayrıca yoğun ticaretin de muhtemel bir etken olduğunu söylüyor.

Ortaçağ’da, 1347 ile 1351 yılları arasında Avrupa nüfusunun üçte birinden fazlasının, yani 25 milyon insanın (Norveçli tarihçi Ole Jørgen Benedictow’a göre %60’ı-50 milyon kişi) hayatını aldığı düşünülen Kara Ölümün sorumlusunun, hıyarcıklı veba taşıyan fare kökenli pirelerin ısırığı olduğu düşünülüyordu. Ancak Oslo ve Ferrara üniversitelerinden araştırmacılardan oluşan bir ekip, Kara Ölüm’ün büyük ölçüde insan pireleri ve vücut bitine atfedilebilir olabileceğini açıkladı. Sıçanlar tarafından bulaştırılmış olsaydı, hızlı yayılma olasılığı oldukça düşük olurdu. Kaldı ki fareler de vebanın kurbanıydı ve yerleşim yerinde salgının ortaya çıkmasına yakın toplu fare ölümleri yaşanıyordu.

Vebanın yayılmasında iklim değişimlerinin de büyük bir payı olmasına rağmen insan hareketlilikleri esas rolü oynamıştır. 1330’larda dünya ikliminin değişimi ile sıcak ve kuru rüzgârların bakteri, pire ve hayvanları Moğolların yerleşim alanından sürmesiyle, hastalık Asya ve Avrupa’da yayılma fırsatı bulmuştu. Daha sonra Moğollar, veba salgınında ölen kendi askerlerinin cesetlerini 1346 yılında mancınıklarla Kırım Yarımadası’ndaki Kaffa kentinin içerisine yollamışlardı. Kaffa’dan kaçanlar da Avrupa’ya geçti. 1347 Ekim ayı başlarında on iki Ceneviz kalyonu Sicilya’daki Messina limanına girdi. Kent Eski İpek Yolu boyunca Kırım’dan Karadeniz’i geçerek Avrupa’ya Doğu’dan ipek ve baharat getiren kârlı ticaret rotası üzerindeki ana durak noktalarından birisiydi. Oysa bu defasında Cenova’nın Karadeniz’in kuzey kıyısında elinde tuttuğu Tana ve Kaffa ticaret istasyonlarından gelmiş olan gemilerden hiç ipek ya da baharat boşaltılmayacaktı. Liman yetkilileri on iki kalyonun bordosunda pek az kimsenin canlı kaldığını ve bunların da bariz bir uyuşukluk ve ‘iliklerine kadar yapışmış’ tuhaf bir hastalık sergilediklerini dehşetle anladılar. Kara çıbanlardan ıstırap çekmekteydiler ve vücutlarından çıkan her şey -nefes, kan, irin- berbat kokmaktaydı. Kalyonların varlığı birinci dereceden halk sağlığı tehlikesi olarak kabul edildi ve yaklaşık bir gün içerisinde kalyonlar limandan çıkarıldılar, Messinalılar Ceneviz gemilerinin bordosunda buldukları şeyden çok korkmuşlardı. Önlemler makul biçimde koruyucu olduğu halde çok geçti: Cenevizli gemicilerin getirdiği hastalık birkaç gün içerisinde kenti ele geçirdi. Lanetli kalyonlar temas eden herkese hastalık bulaştırarak sürüklendiler. Avrupa’ya Kara Ölüm gelmişti.” (Kara Ölüm-Sean Martin)

Tanrının Koru(ya)madığını Görmek

Bilimsel araştırmalar yapan ve tarih yazanların mekanik anlatımının dışında, hastalığa maruz kalanların yaşadıkları trajedi, ancak kendilerinde kalmış olsa da, yazdıklarıyla bugüne ulaşan sesler başka şeyler de anlatıyor.

Veba salgınını yaşayan 14. yy. İtalyan yazarı Boccacio, “Decameron” adlı eserinde salgın günlerini şöyle anlatır: “Babalar, oğullarını; anneler, bebeklerini terk ediyor; hizmetçiler, hanımlarından kaçıyor, noterler ölülerin son arzularını kaydetmekten vazgeçiyor; doktorlar, rahipler ve rahibeler, hastaları ziyarete gitmiyorlardı. Kimse Hristiyan usullerine göre gömülemiyordu; evler birer mezarlığa dönüşmüştü.”

Ölüler, yalnızca ev mezarlıklarında değildi. Floransalı bir tarihçinin belirttiğine göre; “Tüm yurttaşlar, cesetleri taşımak dışında çok az şey yapabildi… Her kilisede yeraltı su düzeyine kadar çukurlar kazıldı; böylece gece boyu ölen yoksullar, hemen sarılıp çukura atılıyordu. Sabahleyin çukurda çok fazla ceset yığıldığında, üzerlerine bir miktar toprak atılıyor; daha sonra üzerlerine başka cesetler atılıp, yine bir miktar toprakla kaplanıyordu. Başka yerlerde de benzer durumlar vardı. Toskanalı tarihçi Agnolo di Tura; “…Siena’da da çoğu yerde derin çukurlar kazıldı ve çok sayıda ölüyle dolduruldu… Ve bazılarının üzerine o kadar az toprak atılmıştı ki, köpekler onları açığa sürükledi ve kentin her yerinde pek çok cesedi yiyip bitirdi.”

İngiltere-Londra, son büyük salgını (bir yandan ara ara İngiltere-Hollanda deniz savaşının da olduğu) 1665 yılında yaşadı. Yüz bin kişinin öldüğü o yıl yaşanan en dikkat çekici olaylar, Londralı saraç H.F. tarafından günlük olarak kaydedildi ve yazar Daniel Defoe tarafından –Veba Yılı Günlüğü- adıyla 1722’de yayımlandı: “1664 yılının Eylül ayı başlarında sıradan bir sohbet sırasında ben de komşularımla birlikte Hollanda’da veba salgınının yeniden başladığını öğrendim. Söylendiğine göre 1663’te, özellikle Amsterdam ve Rotterdam’da çok şiddetli bir salgın olmuştu, kimilerince İtalya’dan kimilerince de Doğu Akdeniz ülkelerinden mal getiren Osmanlı ticaret gemileriyle oralara yayılmıştı, kimileri de vebanın Kandiye’den (Girit’in en büyük şehri) veya Kıbrıs’tan geldiğini iddia ediyordu. (Vebanın çıkışı hakkında yaygında yaygın bir anlaşmazlık olsa da, 1665 salgınıyla ilgili olarak tıp yazarlarının çoğu, salgının Kahire, İskenderiye, İstanbul, İzmir ve Halep gibi kentlerden ithal edilen mallarla Hollanda üzerinden İngiltere’ye taşındığını düşünüyorlardı.)”

Haberlerin, yurtdışıyla yazışması olanlardan alınarak kulaktan kulağa yayıldığı ve her yere aynı anda ulaşamadığı bir dönemde, hükümetin neler olup bittiğinden haberdar olup, bir dizi gizli toplantılar yaptığı biliniyor. Bu yüzden söylentiler dinip konu unutulmaya başlamış. Ama 1664 yılı kasım sonu veya aralık başında Fransız olduğu söylenen iki adam Long Acre’da vebadan ölünce, (aileleri olayı gizlemek için ellerinden geleni yapmış olsa da) hükümet yetkilileri durumdan haberdar olup inceleme yapıyor ve onların ölümleri ve ölüm nedenleri haftalık ölüm listesinde yayımlanıyor: “Vebalı 2, Hastalıklı bölge 1”.

Halk, özellikle aralık ayında aynı evde bir kişi daha vebadan ölünce bir süre için telaşa kapılsa da, sonraki altı hafta vebadan dolayı başka bir ölüm olmayınca, hastalığın geçtiğine inanıyor. Ama şubat ayından itibaren, başlangıçta seyrek olan ölümlerin, daha sonra bir bölümü gizlenmeye çalışılsa da haftalık ölüm listelerindeki artış gözlemleniyor. Üstelik zaman zaman ölümlerin, veba değil, lekeli humma olarak gösterildiği anlaşılıyor.

Burada salgının başladığı döneme bakarsak; “Salgın başladığı sırada kent ve banliyölerin insanlarla dolup taştığını unutmamak gerekir. Londra’ya yerleşmek için akın akın gelen kalabalığı daha önce de bizzat gözlemlemiştim… Şehirde nüfusun önceye göre 100.000 kişiden fazla arttığı hesap ediliyor, hatta bazıları bunun iki katı olduğunu iddia ediyordu…

Aklıma Kudüs’ün Romalılar tarafından işgali geldi: Pesah’ı (hamursuz bayramı) kutlayan Yahudiler toplanmış, müthiş sayıda insan hep beraber hazırlıksız halde yakalanmıştı. Hâlbuki bayram olmasaydı her biri başka bir yerde olacaktı. Aynı şekilde Londra’da da salgın, yukarıda belirttiğim koşullar nedeniyle nüfus akıl almaz bir artış göstermişken patlak verdi…”

Haziran ayında havaların ısınmasıyla hastalık korkunç bir hızla yayılırken, hastalanan pek çok kişi, yalnızlaşmamak ve yetkililer evlerini kapatır korkusuyla hastalığını gizliyormuş. Bununla birlikte vebanın daha çok kalabalık ve yoksul dış muhitlerde hapsolduğu gözlemleniyor. Durumu iyi olan zenginlerse kentten kaçmaya başlıyorlar. Temmuz ayında yavaşlayan kaçış ağustosla birlikte yeniden hızlanıyor; “Bu öyle bir kaçıştı ki kentte hâkimler ve hizmetliler dışında kimsenin kalmayacağını düşünmeye başlamıştım. Şimdiyse artık bu memur ve hizmetliler de kentten kaçıyordu. Kral ve maiyeti daha önce, haziranda Oxford’a giderek kenti terk etmişti, Tanrı onları o şehirde himayesine almayı uygun görmüştü. Duyduğum kadarıyla veba yanlarından bile geçmemişti. Buna minnettar olduklarına dair herhangi bir belirtiden söz edemem… …ama apaçık kusurlarının bütün bir ulusun mahkûm olduğu bu cezada büyük payı olduğunu işitmekten memnun kalmadılar…”

Korkunun pençesindeki halksa sanrılar yaşayarak kurtarıcı bekliyor. Din konularında da kırılmaların yaşandığı bir dönemde, bir yandan astrologların anlattığı gezegenlerin uğursuz hikâyeleri, bir yandan da insanlara dehşet veren kitaplar, ayrıca vaazlarında halka moral verecekken umutsuzluğa düşüren rahipler… “Bir kötülük her zaman bir başkasına yol açar… bu da kara hüner dedikleri, benim ne olduğuna dair fikrim olmayan büyü sanatını bildiğini iddia eden kötü niyetli birçok sahtekârın türeyip şehre hücum etmesine ve hatta şeytanla onların bu yaptığından bin beter türlü işbirliğine neden oldu. Bu ticaret öyle yaygın hale geldi ki, kapıların üzerine “Burada bir falcı oturuyor”, “Burada bir astrolog oturuyor”, “Yıldız haritanız çıkarılır” gibi yazılar ve simgeler konur oldu.” Kimi fırsatçılar da, sahte ilaç, iksir, tılsım pazarlarken insanların şifa bulmak yerine hastalığa daha çok davetiye çıkarmasını sağlıyorlardı.

Belediye başkanı ve meclis üyeleri veba salgınıyla ilgili hazırlayıp yayımladıkları emirlere gelince; her bölgeye müfettiş atanmasıyla, müfettişlerin, bekçilerin, arayıcıların, cerrahların ve hasta bakıcıların görevleri belirlenmişti. Yine hastaların bildirilme zorunluluğuyla hastaların tecridi, evler, eşyalar için talimatlar, evlerin işaretlenmesi ve ölülerin gömülmesine kadar ayrıntılı olarak yer almış. Ayrıca temizlik kuralları talimatları dışında, açık alanda oyunlar, eğlence, akşam dokuzdan sonra içkili yerlere gitmek yasaklanmış.

“Genel olarak bakıldığında tedbirli ve titiz olan herkes evlerini havalandırmak ve arındırmak için az veya çok bir şey yaptı; pencereleri ve kapıları sıkı sıkıya kapayıp kokular, tütsü, günlük ağacı, reçine ve kükürt yaktıktan sonra barut patlatarak havanın hepsini dışarı atmasını sağladılar, bazıları da günlerce söndürmeden odalarında gece gündüz güçlü ateşler yaktılar. Bunu yapanların evlerinde yangın çıktığı oldu, yani evi yakıp kül ederek her şeyden arındırmış oldular.”

Bu arada vebanın başladığı yılın ilk zamanlarında, donanmaya zorla adam toplanmış. “O dönemde halk Hollanda ile savaştan hiç memnun değildi, denizciler de askere gönülsüz gitti ve çoğu kaba kuvvetle sürüklenmiş olmaktan şikâyet ediyordu. Ancak gördükleri bu şiddetin onlar için bir şans olduğu ortaya çıktı…”

Özetle, yas tutanların, sokaklarda delirerek koşanların, acı veya üzüntüden kendini defin çukurlarına atanların, ailelerini kurtarmaya çalışanların, Tanrıya küfredenlerin, evlerin yağmalananların ve kurtuluş için başka kentlere gitmek üzere kentten kaçma çabalarının olduğu kaos dönemi. Vebanın en kötü dönemi eylül ayında yaşanmış ama sonra salgın etkisini kaybetmeye başlamış. Salgının bitimindeyse insanlar (günlüğü tutan H.F.’nin, kimilerinin farklı yaşamaya çalıştığını ama çoğunun günahkâr yoluna dönerek hiç ders çıkarmadığını serzenişle gözlemlediği) günlük hayatlarına dönmüşler.

Büyük Veba Salgını “Kara Ölüm”ün Sonuçları

Verilere göre Kara ölüm, dünyanın her tarafındaki insan nüfusunu kısa ve uzun dönemli olarak etkiledi. Dünya, özellikle Avrupa tarihinin gidişatında derin etkileri olan biyolojik, sosyal, ekonomik, politik ve dini değişimler yaşandı.

McNeill, vebanın yarattığı ilk şokun toplumsal yaşantıya etkisinin hedonizmden mistisizme uzanan bir yelpaze içinde çeşitlilik gösterdiğini belirtmektedir. Vebanın neden olduğu şiddetli sarsıntı nedeniyle tanrının gazabı ve insanların günahına karşılık bir bela olarak algılanması, bazı insanları sınırsız yaşamaya yöneltirken, diğer bir kısmını da diğer uca, münzeviliğe itmişti.

Öte yandan veba Avrupa’da yayıldıkça, korku dolu insanlar öfkelerini Yahudileri yakarak çıkartmaya çalıştılar. Orta Çağ’da, birçok meslekte çalışmaları yasaklanmış olan Yahudiler, rehinecilik, tefecilik gibi işler yapıyorlardı. Veba kurbanları, Yahudileri kuyu sularını zehirlemek ve havayı bozmakla suçladığında, borçlular ve yoksullar Yahudi’leri topluluklar hâlinde öldürmeye başladılar. Yahudi katliamı 1348 yılının baharında Güney Fransa’da başladı. Strasbourg’ta 100.000, Mainz’da 12.000 Yahudi öldürüldü. Zürih’te yaşayan bütün Yahudiler şehirden kovuldu. Yahudilerin cesetleri şarap fıçılarında Ren nehrine atılıyor, diri diri yakılıyor veya evlerinin kapı ve pencereleri örülerek ölüme terk ediliyorlardı. Avrupalı Yahudilerin çoğu Rusya’ya ya da Polonya’ya kaçtı (Andrew Nikiforuk).

Veba, Ortaçağ toplumunda yaşamı her yönden değiştirdi. Alaşağı edilen ilk kurum feodalizm oldu. Köylülerin toplu ölümleri emek kıtlığına yol açtı ve işsizliğe son verdi. Korkuya kapılan toprak sahipleri ücretleri iki katına çıkardılar. Topraklarını böldüler ve daha önce ömür boyu emeğine sahip olduklarını düşündükleri insanlara kiraladılar. Bazı iş kollarında çalışan işçi sayısının azalması ve sanayi mallarına talebin artması, saatlere ve programlara yepyeni bir önem kazandırdı. Veba sonucu Brandenburg’da hayatta kalan işçilerin maaşları öylesine yüksekti ki haftada iki gün çalışarak geçinebiliyorlardı. Bazı Hollanda kasabalarında ise tekstil işçilerinin sayısı o kadar azdı ki kendi çalışma saatlerini kendileri belirliyorlardı (Andrew Nikiforuk).

İşçi ücretlerinin artmasının yanında kilisede de yozlaşma artmıştı. Aile fertlerinin ölmesiyle birlikte, aile yapısı da bozulmaya başlamıştı (Kohn).

İnsan faaliyetlerinin anormal sonuçlar üretmesinden en çok etkilenen şüphesiz doğal dengedir. Vebanın yol açtığı insan faaliyetlerinin sekteye uğraması, doğanın kendi ritmine geri dönmesine neden olmuştur. Kara Ölüm, Avrupa’nın harap edilmiş ormanlarına kendilerini toparlama fırsatı verdi. Avrupalılar, 1200 yılına dek o kadar çok ormanı yok etmişlerdi ki kıta neredeyse çöle dönmüştü. 1300’lerde ise odun kıtlığı öyle ciddi bir boyuta erişmişti ki ağaç kesmek ölümle cezalandırılır olmuştu. Veba ile birlikte ağaçlar tarla ve otlakları yeniden doldurmuş, toprak dinlenip iyileşmişti (Flinn). Huberman’a göreyse, köylülerin ve serflerin özgürleşmesinde Kara Ölümün etkisi çok fazla olmuştur. Tarihte görülen her felaketin sağladığı değişimlerin olumlu yönleri de olduğu söylenmekte. Kilisenin itibar kaybı, düşünsel boyutta din ve dünya işlerinin yürütülmesi konusunda Kilisenin yerini merkeze alan teolojik ve siyasal derin tartışmalara kapı aralamıştır.

Veba, ulusal sınırların keskinleşmesini ve salgınlara karşı korunmada merkezî ve disiplinli önlemler alınmasını sağlayarak bir yandan otoriteyi de yerleştirmiştir. Kaldı ki günümüzde insanlar hala, salgın, virüs, istila gibi olasılıklarla korkutularak-tehdit edilerek otoriteye bağlı kalmaları sağlanmaya çalışılıyor.

Veba salgınından iki kere canı yanmış İngiltere’nin, Yeni Dünya yerlilerine çiçek hastalığını göndermeyi pek sorun etmemesi ironik gibi görünse de acıyı yaşayan özellikle yoksul halkla iktidar sahiplerinin ve hırsa kapılmış komutanlarının durumunu ayrı değerlendirmek daha sağlıklı olsa gerek.

Çiçek Soykırımı

“Yeryüzünde bunlardan daha iyi bir ulus bulunmadığına Majestelerin önünde ant içebilirim. Komşularını kendileri kadar seviyorlar, konuşmaları son derece tatlı ve kibar, konuşurken hep gülümsüyorlar. Elli adamla bu halkın hepsini boyunduruk altına alabilir ve onlara her istediğimizi yaptırabiliriz.” (Kristof Kolomb’un İspanyol Kraliçe’sine Mektubunda Yeni Dünya yerlilerini tanımlaması)

Bugün Kolomb’u lanetle anan yerlilerin barışçıl ve yerleşik hayattan çok avcı-toplayıcı olarak yaşayan ataları, Wikipediye göre nüfuslarının %80-90’ını Avrupalıların “hediye ettiği” salgınlar, özellikle çiçek hastalığı yüzünden kaybetmişti. Bugünse hastalığın hala tam olarak nasıl çıktığının bilinmemesi de ilginç.

İnsanın mücadele ettiği en kötü bulaşıcı hastalıklardan olan çiçek, tıp tarihinde özel bir yere sahip. Aşıyla tedavi edilen ilk hastalık, aynı zamanda da aşıyla yeryüzünden silinen tek insan hastalığı olduğu biliniyor. Bilinmeyen ve yeni olan, çiçek hastalığının sanıldığı gibi antik bir hastalık değil, gayet “modern” olduğu bilgisi. Binlerce yıl önce Mısır, Hindistan, Çin gibi antik toplumlarda görüldüğü düşünülen hastalığın, MÖ 1145’te ölen Firavun V. Ramses’i etkilediği de yazılı metinlerden yola çıkarak öne sürülmüştü.

Dr. Ana T. Duggan öncülüğünde sürdürülen araştırmaya dair detaylar geçtiğimiz günlerde Current Biology dergisinde yayımlandı. Araştırmacıların, çiçek hastalığına yol açan variola (VARV) virüsünün evrimiyle ilgili yaptıkları çalışmada, Avrupa’da salgınların yaşandığı dönemde, 1643-1665 yılları arasında öldüğü düşünülen Litvanyalı bir çocuğa ait mumyadan alınan VARV suşu kilit rol oynuyor. Bu suş, çiçek aşısında kullanılan virüslerle karşılaştırdığında, 20. yüzyıl virüsleriyle aynı gen bozulmasının izlerini taşıyor. Dolayısıyla virüsün atasının 1580 yılından daha yaşlı olamayacağı ortaya çıkıyor.

Araştırma başka soruları da gündeme getiriyor. Örneğin, hastalığa yol açan variola virüsünün ilk nerede ve ne zaman ortaya çıktığı ve aşılamayla birlikte kendini nasıl geliştirdiği… Makalenin yazarlarından Dr. Hendrik Poinar, “Virüsün nereden geldiği ve insana ne zaman, nasıl sıçradığı gibi konular hâlâ karanlıkta. Bu araştırma, hastalığa dair algımızı değiştirirken, hastalığın yaşına dair farklı olasılıkları ortaya koyuyor” diyor. Yazarlardan Prof. Eddie Holmes de virüsün ana kaynağının hangi hayvan olduğu konusundaki belirsizlikleri vurguluyor.

Tüfek, Mikrop ve Çelik kitabında Jared Diamond; “Çağdaş dünyayı fetihler, salgın hastalıklar ve soykırımlar yoluyla biçimleyen şey eşit olmayan halklar arasındaki karşılıklı ilişkilerin tarihidir.” der.

Sonuç Olarak

Antropolog Jack Weatherford ‘Vahşiler, Barbarlar ve Uygarlık’ta, “İnsanların hayvanları evcilleştirmesinden sonraki birkaç bin yıl boyunca hayvan kaynaklı hastalıklar hiç durmadan insan nüfusunu kırdı” diye yazar. Hâlâ da kırmaya devam ediyor. Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre yaşanan salgın hastalıkların yüzde yetmişe yakını hayvanlardan kaynaklanıyor. Bununla birinci dünya savaşı sonrası 1925 Cenevre protokolü ile “Boğucu, Zehirleyici ve Benzer Gazların ve Bakteriyolojik Araçların Savaşta Kullanımı” görünüşte yasaklanmış olsa da, ‘barış halinde’ biyolojik silahla ilgili bir yaptırım olsa da ne kadar geçerli? Günümüzde ilaç tekellerinin, moleküler biyoloji ve genetik mühendisliğin varlığı bir yana, Batı ülkelerinin ve özellikle ABD’nin biyolojik savunma (!) kurumlarının içinde kimi Nobel ödüllü (J. Lederberg gibi) araştırmacılar bulunmaktadır.

Son 30-40 yılda (hatta belki öncesinde de) çıkan menşei belirsiz kimi hastalık ve olgular var. Aids-hiv, Çin gribi, kuş-tavuk gribi, domuz gribi, kırım-kongo kenesi gibi ister laboratuvarda üretilmiş, isterse ekolojik dengeyle oynanması nedeniyle ortaya çıkmış olsun bunların biyolojik silah olmadığını söyleyebilir miyiz? Felaketlerin “Tanrı/göksel-akıllı bir varlık” tarafından cezalandırmak için dünyaya gönderildiğine inananlar az değil ve kendilerini -dinden çıkaracak şeyleri- görmezden gelmeyi ne kadar daha sürdürecekleri belli değil. Yine de doğanın kurduğu dengede, yarattığı tanrıyı oynayan beyaz adam tahakküm ve ilişkilerinin, çıkışından bu yana kutsal addedilen devletlerin ve iktidarının sonsuza dek sürmemesi için daha çok çatlak gerekiyor.

“Kozmosumuzun bir şekilde akıllı bir varlık tarafından “kurulduğu” fikri, tümüyle çatlak olmasa bile ilkel bir düşünce gibi görünebilir. Ama bu düşünceyi tümüyle bir kenara bırakmadan önce, kozmosumuzun nasıl işlediğini açıklama konusunda başka bilim insanlarından çok daha fazlasını yapmış olan Andrei Linde’ye danışmanın ilginç olabileceğini düşünüyorum. Felsefi bir bakış açısıyla yaklaşıldığında, Linde’nin kısa hikâyesi eğer varsa, evrenimizin ardındaki yaratıcı kuvvetin, her şeye kadir, her yerde hazır ve nazır, sonsuz derecede iyi vs. geleneksel Tanrı imgesine tekabül etmesi gerektiğini varsaymanın tehlikesine işaret eder. Evrenimizin nedeni akıllı bir varlık olsa bile, pekâlâ acınacak derecede yetersiz ve kusurlu bir varlık olabilir, tümüyle orta halli bir yaratım ortaya çıkararak kozmojenik görevde falso yapabilecek çapta biri.

Hiçbir sebep olmaksızın var olan bir dünya (akıl dışı, kazara, “orada oluveren” bir dünya) insanın sinirlerini bozan bir dünya olurdu. En azından, Amerikalı filozof Arthur Lovejoy böyle olduğunu ileri sürmüştür. Lovejoy, Harvard’da 1933’te “Büyük Varlık Zinciri”yle ilgili verdiği konferanslardan birinde, böyle bir dünyanın “hiçbir istikrarı ya da güvenilirliği olmayacağını; belirsizliğin bütüne bulaşacağını; (kendi kendisiyle çelişen dışında) her şeyin var olabileceğini ve her şeyin olabileceğini, kendi içinde hiçbir şeyin başka bir şeye kıyasla daha olası olmayacağını” ileri sürmüştü.” (Dünya neden var/Jim Holt)

Kaynakça

  • https://evrimteorisionline.com/2011/01/09/kimyasal-evrim/
  • http://www.floradergisi.org/getFileContent.aspx?op=html&ref_id=100&file_name=2003-8-4-257-261.htm&_pk=da98268c-c08b-4bdb-9c21-559dbab5edcc
  • http://arkeofili.com/en-eski-veba-genomu-cozuldu/
  • https://www.historytoday.com/archive/black-death-greatest-catastrophe-ever
  • https://dergipark.org.tr/download/article-file/461752
  • https://kurious.ku.edu.tr/haberler/cicek-hastaligi-antik-degilmis/
  • https://www.history.com/news/colonists-native-americans-smallpox-blankets
Paylaş: