Antroparşi:İnsan Merkeziyetçiliğinin Siyaseti – Simon Springer
Antroparşi:İnsan Merkeziyetçiliğinin Siyaseti – Simon Springer

Antroparşi

İnsan merkezcilik. İnsan üstünlüğü; Antroparşi. Öngörüden yoksun ve son derece şiddet içeren bu dünya görüşünün adını ne koyarsanız koyun dünya çapında zulümden başka bir şey anlamına gelmeyecektir. İnsanların bilim, endüstri ve emek adına diğer canlılara uyguladıkları şiddetin yoğunluğu göz önüne alındığında insan dışı varlıklara uygulanan şiddetin meşrulaştırılması sorunsalının çağdaş politik ekoloji söylemi içindeki tartışmalarda öne çıkmamış olması şaşırtıcı. Net tanımlanmamış olan bu araştırma alanındaki tartışmalar küresel ısınmaya, hava ve su kalitesinin düşmesine, toprağın verimsizleşmesine, ormansızlaşmaya, sera gazlarının yoğunlaşmasına, türlerin yok olmasına ve küresel nüfus artışına dair söz ürettiler. Buna rağmen politik ekoloji hareketinin genel görünümü ne yazık ki insan merkezci kalıyor. Hepsinin ötesinde bu yok edici süreçlere karşı hayıflananlar, sürecin yalnızca insan topluluklarını etkilediğinden şikayetçi. Hareket içerisinde Gaia’nın iyiliği için gösterilen dikkat, ikincil bir endişe durumuna düşürülüyor ya da “derin ekoloji” alanına itilerek tartışma dışında bırakılıyor. Bununla beraber insan dışı varlıkların ölümü, genellikle biyolojik çeşitliliğin kaybıyla ve bunun insanlar için olası sonuçları olan gelecekteki potansiyel faydanın kaybı ile sınırlandırılıyor. Endüstriyel hayvancılığın ekolojik tahribatta oynadığı anahtar role çok az dikkat gösteriliyor.

Politik ekolojinin insan olmayan varlıkları çevreleyen kayıtsızlıktaki şiddetiyle, doğrudan bağ kurmaya belirgin bir şekilde ihtiyacımız var. Dar Marksizan sınıf ve insan merkezci dünya görüşüne odaklanan, modern politik ekolojiyi çevreleyen sınırların ötesine geçmek için ısrarcı olmamız gerekiyor ve ‘topyekün özgürleşme ekolojisi’ diye adlandırdığım çok daha geniş bir anlayışı benimsemeliyiz. Eğer radikal politik ekolojinin birinci ilkesi insanı doğanın üzerine değil içine yerleştiren bir metafizik (Merchant 2005) ise türcülük kesinlikle sınıfsal, etnik, cinsiyete dayalı ya da diğer ayrımcılık kategorileri kadar dikkate değer olmalıdır. İnsanın doğa içindeki politik ekolojik konumu, açıkça doğanın içinde olduğu için “ırkçılık, ekonomik adaletsizliğe dayalı ayrımcılık, cinsiyetçilik, ataerki, gerontokrasi ve ableismin (engelli nefreti) temellerini anlamak için aynı zaman da türcülüğü de anlamak gerekir… Çünkü bu ideoloji ve pratiklerin hepsinin kökeninde hiyerarşi vardır, bir yanda üstün olanın diğer yanda da değersiz tebaanın yaratılması vardır.” (Pellow 2014).

Böylesine derinlemesine kesişimsel bir yaklaşım, “ekoloji meselesini geçinme hakkı ve sosyal adalet için de geçerli bir harekete genişletme” sürecini amaçlayan Richard Peet ve Michael Watt’ın sözde “Özgürleşme Ekolojisi’nin” (1996) zayıflığını ortaya koyuyor. Bu bakış açısı ilk bakışta kulağa hoş gelse de daha yakından incelendiğinde basitçe yeterli olmadığını söyleyebiliriz. Marksist düşüncenin çoğuna da rehberlik eden aynı insan merkezci çerçeveyi yansıtması nedeniyle, Marks’ın “tür emperyalizmini” sürdürüyor. Peet ve Watt diyalektiği özellikle geçim kaynağı olan sömürü üzerinden kurup, adaleti de insanların sosyalliğine indirgediğinde bazı tahakküm biçimlerinin nasıl aynı şekilde sürdüğünü gözden kaçıran bir hale geliyor.

Hayvanların yaşamları, kendine içkin ve vazgeçilmez değere sahip olarak kabul edilmek yerine insanların geçimi, refahı için ve insanlığın faydası bakımından kavramsallaştırılmaya devam edildiği sürece ötekileştirilmiş yaşamlar olarak kalmaya devam edecek. Bu yüzden politik ekoloji açısından topyekün özgürleşme perspektifinin tümüyle bütünleştirici yaklaşımını benimsemek çok önemlidir. Politik ekoloji, dikkat isteyen bir yaklaşım olarak başarılı olmak için “olabildiğince radikal bir şekilde diyalektik hale gelmek zorunda” (Clark, 2008). Aynı anda hem kapitalizme bakışında acımasız, hem insan merkezciliğin dar görüşlülüğüne karşı yıkıcı, bir yandan da bir bütün olarak biyosferin iyiliğine karşı duyarlı ve insanları doğanın kucağına geri yerleştirilmesiyle yaratıcı bir düşünce olmalı. Topyekün özgürleşme düşüncesinin ilişkisel etiği, Amerika’da köpekler, Hindistan’da inekler gibi küçük tür gruplarının etik denkliğini insan seviyesine yükselterek insan olmayanların çoğunu sorunlu şekilde görmezden gelen ve bu yüzden insanın, insan olmayan varlıklarla kurduğu hiyerarşiye vurgu yapan söylemden kaçınır. Politik ekolojide söz konusu olan gezegenin kaderinden başka bir şey değildir. Sıklıkla bu yükün tek başına omuzlanması gerektiğini varsayarız. Ancak böyle düşünmekle bir kez daha üstlendiğimiz insanın üstünlüğü pozisyonu, Marksizm’den modernleşme teorisine kadar her şeyin eskiden beri dayandığı kibri tazeliyor. Böylesi bir antroparşi, kapitalizmin çürük kalbinde yatmaktadır. Solcuların çoğu, formülasyonlarının büyük bir bölümünü tanımlayan sınıf merkezli bakış açısı nedeniyle bu tahakküm biçimini aşmak konusunda yeterli araçlara sahip değildir. Buna kıyasla feminizm kesişimsel mekanlarıyla ve anarşizm de bütünleyici coğrafyasıyla böylesi bir türcülüğün reddi için kayda değer bir umut kaynağı. (Harcourt and Nelson 2015; Springer 2016).

Umut veren tek yol, insan medeniyetinin ileri yürüyüşünde kaybettiği birliği tekrar bir araya getirmekte. İnsanların, hayvanların ve dünyanın kaderinin ayrılmaz bir şekilde birbirlerine bağlı olduğu inkar edilemez bir gerçeklik. “İlerleme, artık hayvanların ve her bir türün pahasına insanın ‘kazandığı’ sıfır toplamlı oyununu sürükleyemez.” diyen Stephen Best (2011) “bunun yerine, insan, hayvanlar, toplum ve doğa arasındaki zıtlığı ortadan kaldıran daha derin bir ilerleme kavramı ortaya çıkmalıdır” diyor. En temelde “küresel ekoloji hareketinin bütün taraflarının birbirleriyle derinden ilişkili olduğunu anlayacak” bir ilerlemeyi savunuyor. Topyekün özgürleşme ekolojisi, geleceğin sadece insan müdahalesiyle belirlenemeyeceğini anlamamızı sağlıyor. Dünyanın kaderi kolektif; kaçınılmaz olarak bütün yaşam biçimlerinin, kimliklerin ve süreçlerin kesişimleri ve evrimi yoluyla bir ahenk içinde birbirlerine bağlı durumda.

Toprağımız ormansızlaşmayla birlikte gelen yaralardan kanarken, okyanuslarımız kanalizasyon nehirleriyle atık içinde boğulurken ve gökyüzümüz sonunda gezegendeki yaşamı söndürecek olan sera gazıyla dolarken umut, bulunması zor bir şey. Kapitalizm denilen küresel kan banyosunun sancılarıyla tüketildik ve bütün iyi kara filmlerde olduğu gibi, düşmanın içeride olduğunu ancak son sahnede anladık. Bu son sahnede tüm ahlaki belirsizlik ortadan kalktı ve kendi yansımamızı bu ölümcül aynada gördük: Suçlu bizleriz. Antagonistlerden, cellatlardan olanlar…

Yine de alçakgönüllülüğün zerafetinde, küresel bilincin radikal bir dönüşümü için bir potansiyel vardır. İçimize bakıp tüm ötekilerin dokunaklı yaşamlarıyla empati kurduğumuzda ve gezegendeki tüm yaşamların içinden geçen akıntıyı bulduğumuzda “insan nedir ve doğal olan nedir sorularının politika için her zaman, bir esas değil bir sonuç olduğunun” (Lorimer 2009) farkına varacağız. İnsanın çıkarının doğanınkilerle uyumlu olduğunun farkına vardığımızda ve böylece doğa ve insan birbirine bağlanarak tek bir fikir haline geldiğinde oldukça farklı düşünmeye başlayacağız. Önceki kuşakların yol açtığı zararları onarıyoruz ve bu süreçte “Dünya’nın bilinci” haline geliyoruz (Reclus 1894), ahengin güzelliğini görüyoruz ve sevgi ile yaşamın bölünmez bir bütün olduğunu anlıyoruz. Sevgi öncelikli durumdur, sadece geçici olarak sahte ayrılık düşüncesi yoluyla parçalanmıştır. Bu düşünümsellik, bu yaşamsal frekansa yeniden bağlanıp doğanın “öteki”sinin “kendi” olduğunu idrak etme girişimi çok önemlidir.

Politikamızı topyekün özgürleşme ekolojiisi olarak belirlediğimizde insan/doğa arasındaki ayrılık/ikilik yıkılır. Bu ikiliğin yıkılması her şeyin değişmez olduğu varsayılan bölünmüşlüğünden, kendi doğasına içkin olarak ortak olan “simbiyoz” ve “karşılıklı oluş süreçlerine” dönüşmesine zemin hazırlar. Bu gelişim dansının asla bir koreografisi olmadı, bu dizilişin ne bir başı ne de bir sonu vardır. Havada iz bırakan bir coğrafi-şiir, varoluş ışığında bir bükülme, karşılıklı yardımlaşmanın evrim süreci yoluyla gerçekleşmesidir. Öyleyse dünyanın kaderini belirleyecek olan “insanlar” olarak, yaptığımız eylemlere değil paradoksal olarak insanlığımızı terk etmeye yoğunlaşmalıyız. Egomuzu terkederek belki de sevginin, gezegenin iyiliğinin ve ilişkiselliğin her yerde olmasının bir ve aynı olduğunun farkına varabiliriz.

Simon Springer

Çeviri: Özgür Oktay

 

Paylaş: