Etrafına baktı, gözlerini açtığı karanlık sokakta ağzındaki kuruluğu giderecek bir kaç damla su aradı. Çöpte bulduğu boş şişelerdeki çamurlu su damlaları biraz olsun enerjisini yerine getirmişti. Daha dün gibiydi musluklarından olanca tazyikiyle akan suların sesini duyduğu günler. Doğruldu, gökyüzüne baktığında gökdelenlerin aydınlatmalarına karışan helikopterlerin ışığı yüzüne vurdu. O an aklına geldi. Takım elbiseli bir grup adam tarafından dövülüp sokağa bırakılmadan önce, bu gece içme sularıyla ilgili büyük bir eylem yapılacağını okumuştu.

Yaşadığı mahalle, önce kentsel dönüşümle, sonra da kesilen sularla iktidarların kıskacına alınmış yoksul insanların yaşadığı bir yerdi. Yaşam kaynaklarının birdenbire en değerli şey haline geldiği insanlar tahammül sınırlarını aşan normalleştirme çabalarını hazmedemeyecek hale gelmişlerdi.

Düşünmeye başladı…

Devletler ve şirketlerin zihinlerindeki bitmek tükenmek bilmeyen kar hırsıyla, altlarında yorulmayan iş makineleriyle köylerine, beldelerine saldırmaya başladıkları günler geldi önce aklına. Bahçelerimizin yanından sakin sakin akan deremizin yerini alan kocaman boruların geldiği gün başladı her şey diyordu kendi kendine. Meşrubat yapılacak diye kurutulan göllerimiz geldi ardından. Korktuk, sabrettik, evlerimizde çatıya akan yağmur suyunu biriktirdik diye gelen cezalar tetikledi bazılarımızı, bazılarımız çoktan sokaklara dökülmüştü yaşamı için.

Kardeşçe yaşadıkları toprağa, suya havaya kast eden eller… Dillerinde riyakar birer müjdeyle gelen hidroelektrik santrallerinin karşısına, kendisine yaşam savunucuları diyen insanlar çıktığında önce tüm bu olan bitene anlam verememişti etrafındakiler. İnşaatı bittikten sonra kuruttuğu topraklarında artık meyve yetişmediğinde, “bu büyük kazanç kapısından” nemalananların sadece o santrallerin arkasında duran yalancılar olduğunu anlamışlardı.  Ellerinde büyük şehirlere alınmış yolculuk biletleri ve eşyalarını taşıdıkları valizlerle yabancısı oldukları yaşama adapte olmaya hazırlanan birer Züğürt Ağa, birer Kekeç Salman, birer Maraba olmaya başlamışlardı.* Kapitalizmin ve devletlerin, yaşamın filizlendiği her yerde elindeki baltasıyla önüne çıkan bütün güzellikleri yıktığı gerçeği önce köylerini, ormanlarını ellerinden aldığı insanların arasında yankılandı.

Hafta sonları mahallelerinden çıkıp kenarında top oynamaya gittikleri nehrin yerini alan rüzgar pervanelerini gördükleri an çocukların elinde kaybettikleri heveslerinden başka bir şey kalmamıştı.

Bunlar kafasını meşgul ederken yoluna devam etti. Yüreğinde taşıdığı özgür yaşamın özlemi elindeki taşa dönüştü birdenbire. Karşısına çıkan ilk barikat çocukluk anıları oldu, ikincisi o anıları dahi yaşayamamış diğer yüz binlerce kardeşi. Kendi gibi olanlarla birleştiler, birlik oldular. Dereleri, gölleri kucakladılar ardından. Tarihin ölümsüz denilen tiranlarına karşı başlattıkları isyanı yaşamın bütün parçalarıyla paylaşarak büyüttüler. Deresini işletme olarak görenlere karşı ateşini yaktıkları barikatlar çalınan yaşamlarını geri aldıkları yeni bir dünyaya çağrı oldu.

*Nesli Çölgeçen’in Züğürt Ağa isimli filminde, şehre göç etmek zorunda kalan köylüler.

Paylaş: